top of page

28 Ağustos Balık Ay Tutulması: İnsan Kendine Ne Kadar İnanmalı?

26 Ağu
6 dakikada okunur

İnsan kendine ne kadar inanmalı, kendinden ne zaman şüphe etmeli?


Bazen bir şeyi çok istediğimizde onun gerçekleşeceğine inanmak kolay gelir. İçimize doğmuştur, hissediyoruzdur, bir şekilde olacağını biliyoruzdur.. Sonra tam onu düşünürken bir şarkı çalar, uzun zamandır aklımızda olan birinin adı karşımıza çıkar, bir kitapta tam ihtiyacımız olan cümleyi okuruz. Bazen aynı sayı günlerce gözümüze çarpar, bazen konuştuğumuz şey birkaç saat sonra hiç beklemediğimiz bir yerde yeniden karşımıza çıkar.


“Bak” deriz, “boşuna hissetmiyorum.” Peki ya bazen görmek istediğimiz için görüyorsak?

Ya da tam tersi; gerçekten gördüğümüz bir şeyi kendimize açıklayamadığımız için görmezden geliyorsak?


Muhtemelen insan olmanın en zor taraflarından biri bu. Çünkü başkalarının bize söylediği şeyleri sorgulamak nispeten kolay da insanın kendi zihninden şüphe etmesi o kadar kolay değil. İnsan yalnızca başkaları tarafından kandırılmaz ki. Bazen kendimize anlattığımız hikayelerin içinde de yıllarca yaşayabiliriz, kendimizi kandırmada çoook uzun zaman boyunca başarılı olabiliriz. Korktuğumuz için istemediğimizi söyleyebilir, çok istediğimiz bir şeyi “mantıklı değil” diyerek kendimizden bile saklayabiliriz. Bir insanı olduğu haliyle değil, olabileceği haliyle sevebiliriz. Bir yerde mutlu olmadığımızı bilip “biraz daha zaman” diyebiliriz. Sonra buna sabır deriz. Bazen de gerçekten sabırdır ama işin zor kısmı zaten hangisinin hangisi olduğunu anlamak.


Hayal kurmakla bir hayalin içinde yaşamak aynı şey değil.


Hayal kurmak güzel şey. Ben insanın olmayacak şeyleri bile hayal edebilmesini seviyorum. Zaten bugün son derece sıradan bulduğumuz kaç şey, bir zamanlar birilerinin saçma fikriydi kim bilir. Uçmak, dünyanın öteki ucundaki biriyle saniyeler içinde konuşmak, cebimizde küçücük bir cihazla neredeyse bütün insanlık bilgisinin içinde dolaşmak… Bazen gerçekliğin sınırlarını önce birinin hayal gücü genişletiyor. Zaten hayal kurmanın güzelliği de burada. Ama hayal kurmakla bir hayalin içinde yaşamak arasında da incecik bir çizgi var. Çünkü istediğimiz hayatı düşünürken genellikle sonucunu düşünüyoruz. O işi düşünüyoruz ama o işi yaparken geçireceğimiz sıradan salı sabahını düşünmüyoruz.


O ilişkiyi düşünüyoruz ama yakınlık kurmanın yalnızca güzel anlardan değil; konuşmaktan, anlaşılmamaktan, yeniden anlatmaktan, bazen özür dilemekten ve bazen de kendi bildiğimizden vazgeçmekten oluştuğunu unutuyoruz.


Başka bir ülkede yaşamayı düşünüyoruz ama o hayatın içinde market alışverişi yapmak, resmi bir evrakla uğraşmak, dilini bilmediğimiz bir yerde hasta olmak da var.


Bir şeyin fikrini sevmekle o şeyin hayatını istemek aynı şey olmayabilir. Minik bi ipucu, manifestlerin de çoğu bu yüzden işe yaramıyor zaten. O hayat kafamızdan aşağı düşmüyor, hazır olmadığımız şeyleri de alma kapasitemiz yok :)


Belki de kendimize zaman zaman şunu sormamız gerekiyor: Ben gerçekten bunu mu istiyorum, yoksa bunun zihnimdeki halini mi seviyorum? Çünkü hayallerin de gündelik hayatı var, hatırlamak lazım. Dahası, sorumluluk almak lazım. (Ama geçtiğimiz sene bunu zaten öğrenmiş olmalıydık, hayal kurduk, hayal kırıklığına uğradık. Sebebini anladık mı?)


Peki ya gerçeklik zannettiğimiz bazen korkularımızsa?


Bir de bunun tam tersi var tabii. Bazen hayallerimize gereğinden fazla inanmak yerine ihtimallere gereğinden az inanıyoruz. “Gerçekçi ol.” Ne kadar sık söylüyoruz bunu kendimize?


Daha bir şey olmadan neden olmayacağını düşünüyoruz. Daha başvurmadan kabul edilmeyeceğimizi, daha konuşmadan reddedileceğimizi, daha başlamadan beceremeyeceğimizi hesaplıyoruz. Sonra buna mantık diyoruz. Belki mantıktır ama inanın bazen de korkudur.


İnsan kendini sadece hayallerle kandırmıyor olabilir. Korkularını gerçek sanarak da kandırabilir. Başımıza gelebilecek en kötü ihtimali düşünüp sanki çoktan gerçekleşmiş gibi davranmak da gerçekle aramıza bir perde çekmiyor mu? Bir şeyi idealize etmek kadar, daha yaşanmamış bir ihtimali felaketleştirmek de zihnimizin yarattığı bir kurgu sonuçta. Yani aslında mesele kendimize karşı mümkün olduğunca dürüst olabilmek.


Gelelim tutulmanın konusuna..


Balık sembolizmini en çok burada seviyorum. Çünkü Balık görünmeyenle ilgili, sezgiyle, rüyalarla, hayallerle, anlamlandıramadığımız ama hissettiğimiz şeylerle… Hani hepimizin hayatında “biliyordum” dediği anlar vardır ya, işte bu tutulma en çok onlarla ilgili.


Telefon çalmadan önce kimin aradığını düşündüğümüz, bir yere gitmek istemediğimiz ve sonra iyi ki gitmemişim dediğimiz, rüyamızda gördüğümüz, biriyle tanıştığımız ilk anda açıklayamadığımız bir şey hissettiğimiz zamanlar…


Ama bir de olmasını o kadar çok istediğimiz için “hissettiğimiz” şeyler var. İkisini nasıl ayıracağız?


Belki her zaman ayıramayacağız. Çünkü insan zihni matematik problemi değil ki bütün verileri önümüze koyup doğru cevabı bulalım. Bazen sezgimiz bizi doğru yere götürecek. Bazen yanılacağız. Bazen bir şeyi işaret sanacağız ve hiçbir şey olmayacak. Bazen tesadüf diye geçeceğiz ve yıllar sonra dönüp baktığımızda hayatımızın yönünü değiştiren küçücük bir an olduğunu fark edeceğiz. Şu sıralar her şeye büyük anlamlar yüklemekle hiçbir şeyi ciddiye almamak arasındaki çizgideyiz kısaca.


Balık ve Başak: Hayalin Gerçeklikle Buluştuğu Yer

28 Ağustos 2026’da Balık burcunda gerçekleşecek Ay tutulmasını biraz da bütün bunlarla ilişkilendiriyorum. Uzun süredir Balık-Başak aksında ilerleyen tutulmaların sonuna gelirken bu iki burcun anlattığı dünya yeniden karşı karşıya geliyor; ama bu kez işin içinde Neptün ve Satürn yok, bu bambaşka bi enerji demektir!


Balık inanmak, hissetmek; Başak kontrol etmek, elinde olana bakmak. Hayatın dualitesinde her ikisi de önemli. Çünkü yalnızca Başak olursak henüz kanıtlayamadığımız hiçbir şeye adım atamayız. Detaylarda boğulur, her şeyi tamamlamadan adım atamayız. Her ihtimalin riskini hesaplar, kusursuz zamanı bekler, bütün koşullar oluşmadan hareket etmek istemeyiz. Yalnızca Balık olursak da bazen gerçekliğin bize söylediği şeyleri duymak istemeyebiliriz. Hayallerde yaşarız, sezgiler her şeyimiz olur, yaşadığımız dünyanın gerçeklerini unuturuz.


Zaten olay tam da burada: Hayal kurabilecek kadar Balık, o hayale bir hayat kurabilecek kadar Başak olabilmek. Yani dualiteyi unutmamak.


Ya Cevap Seçeneklerin Arasında Değilse?


Bu tutulmanın benim en sevdiğim taraflarından biri Uranüs’le kurduğu açı. Çünkü bazen hayatın önümüze çıkardığı değişiklikler, bizim planladığımız sırayla gelmiyor. Biz A mı B mi diye düşünüyoruz. A olursa şöyle yaparım, B olursa böyle yaparım. Sonra hayat çat diye C’yi getiriyor. Hiç hesaba katmadığımız bir konuşma oluyor, bir haber geliyor ya da bir insanla tanışıyoruz, bir plan iptal oluyor. Ve bir anda aylardır çözmeye çalıştığımız problemin aslında bizim koyduğumuz seçeneklerin içinde çözülemeyeceğini fark ediyoruz.


Yani cevaba çok odaklanıyoruz da soruyu yanlış sormuş olabilir miyiz diye hiç bakmıyoruz.


“Burada mı kalmalıyım, gitmeli miyim?” diye düşünürken mesele belki de nerede olduğumuz değil zaten. “Bu ilişki devam etmeli mi, bitmeli mi?” diye düşünürken önce neden aynı döngüyü tekrar tekrar yaşadığımızı anlamamız gerekiyordur. “Bu işi bırakmalı mıyım?” diye düşünürken belki de değiştirmemiz gereken işimiz değildir de çalışma şeklimizdir.


Yani hayatın seçeneklerden kastı bazen de her şeyin yeniden yapılandırılması olabiliyor ve o kaos gözümüzü korkutsa da kaçmadan, cesaretle ilerlemek gerekebiliyor. Çünkü hayalini kurduk..


"Kontrol edemeyeceğin şeylere üzülmeyi bırak".


Balık denildiğinde sık sık “akışa bırakmak” konuşulur ama ben bu cümleye biraz mesafeliyim. Çünkü insan bazen gerçekten kontrol edemeyeceği şeylerle kavga etmeyi bırakmalıdır. Bir başkasının ne hissedeceğini, bir kararın bütün sonuçlarını, dünyanın bize nasıl cevap vereceğini kontrol edemeyiz. Çok sevdiğim bir Felsefe ekolü, "Stoacılık" bunu söyler. "Kontrol edemeyeceğin şeylere üzülmeyi bırak".


Amaaaa “akışa bırakmak” bazen de çok kullanışlı bir saklanma yeri olabilir. Karar vermemek için, konuşmamak için, başlamamak için, bitirmemek için.. Yani sorumluluğu hayatın, kaderin, zamanın, başka insanların üzerine bırakmak için. Bu mümkün mü? Bu doğru mu? Sanmam.


Kontrol edemediğimiz şeyleri kabul etmekle kontrol edebildiğimiz şeyleri yapmamak aynı şey değil çünkü. Kurban değiliz, kurtarıcı da gelmeyecek. Tutulmanın teması aslında biraz da bu. Bir ilişkinin sonucunu kontrol edemeyiz ama nasıl iletişim kurduğumuzu kontrol edebiliriz, bir işe kabul edilip edilmeyeceğimizi kontrol edemeyiz ama başvurup başvurmayacağımızı kontrol edebiliriz, bir hayalin gerçekleşeceğinin garantisini alamayız ama o hayale doğru bugün bir adım atıp atmayacağımıza karar verebiliriz. Zaten özgür irade tam da burada başlıyor. Sonucu seçemediğimiz yerde davranışımızı seçebiliyorsak aslında sonuç da bize bağlıdır.


Peki İki Yılda Ne Değişti?


Balık-Başak tutulmalarının sonuna yaklaşırken geriye dönüp bakmayı da önemli buluyorum. Yaklaşık iki yıl önce neyin peşindeydin? Bugün hala onu istiyor musun? O zamanki senin çok büyük gördüğü hangi mesele bugün küçücük geliyor? Hangi konuda yanıldın? Neyi kaybetmekten çok korktun ve kaybettiğinde hayat devam etti? Hangi hayalin gerçekleşti ama düşündüğün gibi hissettirmedi? Ve hangi konuda kendine “olmaz” dediğin halde bugün o hayatın içindesin?


İnsan bazen değişimini günlük hayatın içinde fark etmiyor, bu sorulara oturup içtenlikle cevap verebilirsen kendin için harika bi şey yapmış olursun. Ben tutulmaların kapanışlarını bu yüzden seviyorum ki bu bir ay tutulması, yani bir şeyler muhakkak açığa çıkacak ve form değiştirecek.


Bazen Yeni Bir Hayale İhtiyacımız Olmaz


Her kapanışı “daha güzeli geliyor” diye anlatmak istemiyorum çünkü bana kalırsa hayat böyle olmuyor her zaman. Bazen bir kapı kapanıyor ve arkasından hemen başka bir kapı açılmıyor. Bazen bir şey biter ve üzülürüz, o kapı da öylece kapalı kalır. Bazen çok istediğimiz bir şey olmaz ve yıllar sonra bile “olsaydı nasıl olurdu?” diye düşünürüz, bazen verdiğimiz kararın doğru olup olmadığını hiçbir zaman öğrenemeyiz. Çünkü seçmediğimiz hayatı, yaşayıp seçtiğimiz hayatla karşılaştırma şansımız yok. (Buraya kadar okuyanlar için güzel bir tutulma tavsiyesi, Gece Yarısı Kütüphanesi'ni okumadıysanız ve aklınızda hayatınızın başka ihtimalleri varsa, okumanızı tavsiye ederim. -reklam değil)


Ama yine de bir şey değişiyor tabii içimizde, aklımızda, kalbimizde. 2 yılın sonunda düşünmek önemli: Artık bildiğimizi bilmiyormuş gibi yapamayız. Artık istemediğimiz bir şeyi hala istiyormuş gibi de yapamayız. Bir insanı, bir hayali, bir planı ya da kendimizle ilgili bir fikri olduğundan başka görmeye devam etmek için eskisinden daha fazla çaba harcamamız gerekir. Ve unutmayın ki elma ağacından armut yemek mümkün olmayacak..


Hayal mi, gerçek mi?

Sezgi mi, beklenti mi?

Sabır mı, erteleme mi?

Teslimiyet mi, kaçış mı?

Korku mu, mantık mı?


Belki hiçbirinin cevabı herkes için aynı değil. Zaten astrolojinin bizim yerimize cevap vermesi gerektiğini de düşünmüyorum. Gökyüzü ihtimalleri gösterebilir, zamanın ruhunu anlatabilir, bazı meselelerin altını biraz daha kalın çizebilir. Ama hangi hayalin bizim olduğunu söyleyemez. Birini sevmeye devam edip etmeyeceğimize, bir şehirden gidip gitmeyeceğimize, bir işe başlayıp başlamayacağımıza, bir ihtimali denemeye değip değmeyeceğine bizim yerimize karar veremez. Ne astroloji ne başka bir sistem irademizden üstün.


Belki 28 Ağustos’ta kendimize sormamız gereken soru da “Bu tutulma bana ne getirecek?” değildir. Gözümüzdeki perdeyi kaldıran, eski benliğin parçalarını gözümüze sokacak olan, eski hayallerin yeni versiyonumuza hiç de uymadığını gösteren bu tutulma "biri gelip seni kurtaracak mı sanıyorsun?" diye soracak. Haliyle biz de kendimize "Neden kurtarıcı bekliyorum? Gerçekten kurban mıyım?" diye soracağız.


Gerçekleri görelim, hayatın iplerini elimize alalım ama hayal kurmaya devam edelim.


Burç yorumlarını elbette yazdım, 28 Ağustos'ta Instagram'da bulabilirsiniz. Hepimize güzellikler getirsin!


Sevgiyle,

Bengisu.


Not: Elbette bu yorumlar yalnızca genel yorumlar, hiçbir sonuç iddiası bulunmamakta, yalnızca farkındalık amaçlı yazılmıştır.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page